Mitoloji Günceleri: Türk Mitolojisi

Mitoloji; dünyanın temel sorularına cevap olarak oluşturulmuş, şu an hikâye olarak gördüğümüz eski insanların inanış ve yaşam tarzlarını görebilmemizi sağlar. Bilindik Antik Yunan ve Mısır mitolojilerinin yanı sıra eski Türklerin de mitoloji diyebileceğimiz inanışları mevcuttur. Türk mitolojisi, eski Türklerin inanışlarını ve bu zamana kadar gelen uygulamalarımızı açıklamaktadır.

Diğer mitolojilerden farklı olarak Türk mitolojisi yaratılış sorularından çok güçlü tarihî figürlerin ve boyların nasıl ortaya çıktığını, devletleri nasıl kurulduğunu anlatan destanlardan oluşur. Yine diğer dünya mitolojilerinden ayrılarak kutsal varlıklar birbirleriyle rekabet hâlinde değil uyum içerisinde yaşamaktadır.

Çinliler, Türklerin Çin sınırlarında devlet kurmuş olan Hiung-nu’ların soyundan geldiğine inanırlar. Hiung’nu’ların çatısı altında şüphesiz Türkçe konuşan boylar toplanmıştır ve onlardan bugünlere gelen kaynaklarda gök tanrının adı Tengri olarak geçer. Tengri, esasından gök demektir. Gök tanrı inancının temelini bu kelimenin kökü oluşturur. Daha sonrasında Tengri’ye, göklerin de yaratıcısı bir tanrı olarak inanılmıştır.

Türk Mitolojisinde Destanlar ve Mitolojik Ögeler

Türklerin yaratılış destanlarında sıkça mitolojik ögeler yer bulur. Türklerin kutsal olarak gördüğü börü yani kurt, ağaç, nur, dağ gibi ögeler İslamiyet öncesi ve sonrasında her daim var olagelmiştir.

Göktürklere göre Türkler, kurtlardan türemiştir. Göktürk Devleti yenilgiye uğradığında geride kolsuz ve bacaksız bir çocuk bırakılmıştır. Bu çocuğu dişi bir kurt bulur, büyütür, koruması altına alır ve hatta onunla birlikte olur. Kurttan doğan çocukların Göktürk soyunun devamı olduğu söylenir. Bazen bu dişi kurdun bir Türk kızı Asena olduğu, bazen de dişi kurttan doğan bir kızın Türklerin kurucusu olan Asena olduğu ve olağanüstü yeteneklere sahip olduğu, yaz ve kış tanrılarının kızlarıyla evlendiği söylenir.

Bir başka destan ise Oğuz Türklerinden gelir. Oğuz Kağan, bir gün Gök Tengri ile görüşmek ister. O sırada gökten bir ışık düşer. Bu ışığın ortasında güneş ve aydan daha güzel bir kız ortaya çıkar. Kız o kadar güzeldir ki o gülünce Gök Tengri güler, o ağladığında Gök Tengri ağlarmış. Oğuz Kağan bu kızla evlenerek üç çocuk sahibi olur.

Bazıları da soyumuzun ağaçtan türediğine inanır. Osman Gazi de rüyasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşuna alamet eden köklü bir çınar ağacı görmüştür.

Eski bir Türk inanışına göre Türkler, dünyayı kare veya dikdörtgen olarak görür; bu dörtgenin ortasındaki dairenin gökyüzü olduğunu, dairenin ortasında da bir ağaç veya dağ durduğuna inanırlardı. Bunun dört parçaya ayrıldığına ve yerle göğü birleştirdiğine, yeraltının cehennem olduğunu düşünürlerdi.

Tengricilik ve Şamanizm

Türkler, Tengi inancına sahiptiler ve Tanrı ile insanlar arasında elçilik eden kam veya şaman denen din adamları vardı. Bazı kaynaklar Türklerin aynı zamanda Şaman inancı olduğunu da belirtmesine rağmen bazıları Tengricilikteki şamanların, Şamanizm ile karıştırıldığını iddia eder.

Tengricilikte, dünyanın merkezinde bir Dünya ağacının bulunduğuna ve şamanların veya kamların bu ağaca tırmanarak Gök Tanrı Ülgen Bay ile görüştüğüne inanılırdı.

Tanrılar ve Diğer Varlıklar

Altay Türkleri de en büyük tanrı olarak Kayra Han’ı kabul ederler. Kayra Han, Tengri’nin oğlu ve Ülgen Bay’ın da yerin ve göğün yaratıcısı olarak Kayra Han ile Umay’ın oğlu olduğuna inanırlardı. Ulan Bator Yazıtı’nda Umay, ‘hanım’ ve ‘imparatoriçe’ anlamına gelen hatun sıfatını taşır, Tengri’nin yanında yer almaktadır. Bereket ve doğurganlığın tanrıçasıdır. Eski Türkler, çocukları olsun diye Umay’a dua ederlerdi.

Ülgen Bay, su üzerinde bir çamur parçası görmüş ve kendisine eşlik etmesi için bundan Erlik Han’ı yaratmıştır. Daha sonra sularla kaplı dünyada insanları yaratarak onları toprak bulmakla görevlendirmiştir. İnsanlar da suların altına dalarak kumları su yüzüne çıkartmış, Ülgen Bay’a vermiştir. Ülgen Bay insanlara bir ödül olarak doğayı yaratmış, insanların yaşam alanını oluşturmuştur. Erlik Han kibirlenerek Ülgen Bay’a karşı gelmiş ve kötülüğün, yeraltında ölülerin efendisi haline gelmiştir. Erlik Han, yeraltındaki tebaasını yeryüzüne göndererek insanları günaha yönlendirmiştir.

Çeşitli Türk inanışlarına göre göğün katları bulunmaktadır. Bu katlar 16’dan 9’a, 33’den 17’ye değişkenlik gösterir ve evrenin oluşturduğu bu katlar Dünya Ağacı’nda bulunur. Lakin Ülgen Bay, her zaman göğün en üst katında yer alırdı. Altay Türkleri göğün 16. katında Altın Dağ ya da Ötüken’de, Ülgen Bay’ın yaşadığını, bütün göksel olayların himayesi altında olduğuna inanırlardı. Bütün gök cisimlerinden uzakta durur, bu cisimler şamanların ona ulaşmasına engel olurdu. 9. tabakada savaş tanrısı Kısagan Tengere yaşardı. Savaşa gidecek olanlar ona dua ederler, onun kutsamasını dilenirlerdi. Tanrının rengi kırmızıydı, şamanlar da ağaçtan ona ulaşmak için tırmanırlarken ‘kırmızı yularlı, kızıl erkek deve sırtında, gökkuşağı asalı baba!’* diye çağırırlardı. 7. katta bilge tanrı Mergen Tengere otururdu. En iyi okçu olduğundan avcıların hamisiydi. Türkler 16. kat ile 7 veya 9. katın arasını kötülükler alemi olarak görürlerdi. Burada insanlar ve iyi kötü diğer varlıklar yaşardı.

Ülgen Bay’ın 7 oğlu gökyüzünde onunla birlikte yaşardı: Karşıt, Pura Kan, Yaşıl Kan, Burça Kan, Karakuş, Paktı Kan ve Er Kan. Ülgen Bay’ın en küçük oğlunun bir kayın ağacının içinde yaşadığına inanılırdı ve insanlar bu ağacın dallarına paçavralar bağlarlardı. Kurban törenlerinde şamanlar Ülgen Bay’ın en büyük oğlu Karşıt’ı çağırır, onu ‘sarı kamış asalı, sarı atlı, sarı dizginli, sarı ipek kürklü’* diye betimlemişlerdir. Karakuş bir kartala dönüşür şamanlara gökyüzüne tırmanmada yardım ederdi. Ayrıca tanrıların bazılarının renklerle ilişkilendirildiği görüldüğünden bazı renklerin Türkler için kutsal olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Yazıtlarda Erlik Han; ilk insan veyahut ilk insanın yaratıcısı ya da Ülgen Bay’ın ikizi veya oğlu olarak geçer. Lakin her yazıtın sonunda Erlik Han, Ülgen Bay ile anlaşmazlığa düşerek yeraltının hakimi olur. Moğollara göre Erlik Han, Han Garide adlı bir kuşa dönüşebilmektedir. Bu nedenle Türkler ölüm meleğini, kuş şeklinde tasavvur etmişlerdir.*

Ülgen Bay ve Erlik Han başlangıçtan beri var olan tek tanrılar olsalar da onların da bir yaratıcısı olduğuna inanılırdı. Tek gerçek ve mutlak güç Gök Tengri idi.

Yaratılış

Türkler, yeryüzünde semanın ve toprağın olmadığı zamanlarda dünyanın sularla kaplı olduğuna inanırlardı. Bu suların üstünde bir taş parçası olan Ak Ana vardı. Ak Ana, Ülgen Bay’a fısıldayarak onu, yeryüzünü şekillendirmeye heveslendirdi. Ülgen Bay ne yapacağını bilmediği bir anda Erlik Han ona yaklaşarak toprağı yaratacağını söyledi. Ülgen Bay toprağı kendi bile yaratamadığından dolayı onu küçümsese de ona izin verdi. Erlik Han suyun içine dalarak bir dağ buldu. (bazı kaynaklarda bu hikâye, Ülgen’in yarattığı ilk insanlar olarak anlatılır.) Erlik Han, suyun altından topladığı çamurları Ülgen Bay’a verse de dilediğince kullanabileceği bir kısmını kendisine sakladı. Ülgen Bay, Ak Ana’nın ona fısıldadığı gibi toprağa fısıldayarak onu düz olacak şekilde büyüttü. Ne var ki Erlik Han’ın ağzındaki toprak da büyüdü. Boğulmadan önce ağzındaki toprağı tüküren Erlik Han’ın sayesinde, düz toprağın üzeri eğri büğrü hâle geldi böylece dağlar ve ovalar oluştu. Erlik Han’a sinirlenen Ülgen Bay onu yeryüzünden kovdu, Erlik Han da yeraltına kaçtı.

Erlik Han gittikten sonra Ülgen Bay, bir kadın bir erkek yaratıp başlarına da onları koruması için tüysüz bir köpek bırakır. Lakin Ülgen Bay bu insanlara nasıl can vereceğini bilemez ve aramaya koyulur. Onun yokluğunu fırsat bilen Erlik Han köpeğe yaklaşır ve ona kıyafet, ayakkabı ve yemek vereceğini söyleyerek kandırır. Köpek aradan çekilince insanlara can üfler. Ülgen Bay geldiğinde olaya çok sinirlenir ve köpeğe tıpkı Erlik Han’ın söz verdiği gibi kıyafet olarak tüy, ayakkabı olarak pati ve yemek olarak da insanların artıklarını verir. Bundan sonra insanları korumaya ve onların verdiklerini yemekle lanetlenmiştir. Ülgen Bay sonra insanlara döner ve onların ne çirkin ruhları olduğunu görür. Önce onları yok edip yenilerini yapmak ister çünkü kirlenmişlerdir. Bunun yerine içlerini dışlarına çevirir. Bundan böyle de eski Türklerin ‘içi alacalı, dışı aldatıcı’ sözü ortaya çıkar.

Denilene göre Ülgen Bay, dünyayı altı günde yaratmış, yedinci gün semalara dinlenmeye çekilmiştir.

İslamiyet Sonrası Türk Mitolojisi

Türk mitolojisi, nefis öykülerden oluşan ve geleneklere açıklık getiren bir alandır. Elbet diğer mitolojiler ile benzerliği bulunur. Türklerin bu inanışları İslamiyet sonrasında da uyguladıkları tarihî metinlerde görülebilir. Türklerin İslamiyet ile buluşması nasıl olursa olsun belli başlı göreneklerini yitirmedikleri ve devam ettirdikleri görülebilir. Değer verilen pek çok ögenin günümüzde orada burada gözümüze çarpması ve hâlâ daha kutsal sayılması bunun kanıtlarından olagelmiştir. Örneğin kut inancı, İslam’dan önce ve sonra da Türklerin yönetimlerinin bir parçası olmuştur. Kurt’a olan saygı günümüzde de görülebilmektedir. Nevruz hâlâ kutlanan bir bayramdır ve bazı yörelerde dileklerinin gerçekleşmesi için ağaçlara çaputlar bağlandığı bilinmektedir. Türkler bilmeseler de hâlâ Tengriciliğin parçalarını hayatlarında taşımaktadırlar.

Kaynakça:
  • Eski Türk Mitolojisi, Jean-Paul Roux, 2011
  • Türk Mitolojisi I. Cilt, Bahaeddin Ögel, 1989
  • *Kadim Türklerin Mitolojik Hikâyeleri, Fuzuli Bayat,

Merhabalar, bendeniz Elif. Sizlere burada geniş ve renkli bir dünya sunuyoruz. Sevgiyle kalın.

Bir Yorum Yazın