Türk Ressamlar Dizisi: Selim Turan

Türk ressam ve heykeltıraş olan Selim Turan, doğu sanatlarına olan merakı ile Paris’e gitmeden önce, ilk yaptığı çalışmalarında minyatür ve hat sanatı üzerine eserler verdi. Paris’e gittiğinde soyut sanata yönelerek tablolarındaki çizgiyi, hat sanatını stilize ederek modern dönemin sanattaki yansımalarından olan hareketi Empresyonist tavır ve lekesellik ilişkisi çevresinde kurdu. 2. Dünya Savaşı’nın da etkisiyle Paris ekolüne dahil olarak soyut resimde önde gelen isimlerden oldu. Bu yazımızda değerli sanatçımızın hayatına ve eserlerine değineceğiz.

”Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir”

9 Haziran 1915’te, İstanbul’un işgal günlerinde Cağaloğlu semtinde bir bebek dünyaya geldi ve yaşayacağı hiçbir şeyden haberdar değildi. Turan ailesi bu dönem birçok sıkıntıyla karşılaşırken, Selim Turan’ın babası Hüseyinzade Ali Turan’ın İngilizler tarafından tutuklanması ise Selim Turan’ın ileride şu sözleri dile getirmesine neden olmuştur:

“Annem bizi ellerimizden tutar babamı görmeye götürürdü. Kucağına oturur, eve ne zaman döneceğini sorardım. Bana burada askerler için elbise diktiklerini söylerdi. Gururlanırdım. Bitince dönecekti!”

Annesinin terbiyesiyle yetişen Turan, siyasi düşüncelerin etkili bir şekilde paylaşıldığı elit bir çevrede yetişti. Sürekli okuyan ve resme de meraklı olan Turan kendi ideolojilerini geliştirmeye çalışırken Galatasaray Lisesi’ni bitirdi ve sonra İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi. Ardından Feyhaman Duran Atölye’sine girdi. İleriki yıllarda ise Zeki Kocamemi’nin Hans Hofmann öğretisine dayalı desenler çizmeye başlar. (figüratif ekspresyonizm) Bu dönem resim çalışmalarının yanı sıra heykeller de yapmaya başlamıştır.

Topkapı Sarayı Kitaplığı’nda minyatürler üzerinde çalışmalar yaparken Güzel Sanatlar Akademi’sinden mezun olur. ‘‘Liman Şehri İstanbul” sergisi adını ilk defa duyurmuş olur. Bu sergide daha çok toplumsal içerikli düşünceye dayanan resimleri ile dikkatleri üzerine çeker. Daha önce etkilenmiş olduğu figüratif ekspresyonlara ait kontrüksiyonları bu sergisinde görülmeyip daha çok sosyal gerçekliğe dayanan portrelerin yer aldığını görülmektedir. (Dilenciler, Balıkçılar, Tütüncüler vs.)

”CHP Yurdu Gezen Türk Ressamları” etkinliği kapsamında Muğla’ya gönderilir ve burada Cevat Şakir Kabaağaç’la tanışır ve dost olur. Ressam Köyceğiz’in manzaralarını resmetmeye başlar ve yirmi yeni tablo ile oradan ayrılır.

Bu dönem, Selim Turan’ın sanatla ilgili düşüncelerinin yansıttığı resimle uyum halinde olduğu, olgu tasvirlerinden uzaklaşarak hareketi önceleyen soyutlamalara yöneldiği dönemdir. ”İncir Toplayanlar” tablosu ise bu dönemin en başarılı eserleri arasında değerlendirilmektedir.

“Resim renk ve çizgi vasıtasıyla billurlaştırılmış bir ruh halidir” cümlesi bu dönemden sonraki resim anlayışını özetlemektedir.

ESERLERİNE BAKIŞ 

Resimlerinde kullandığı renkler, ele aldığı temalar, kompozisyon ve tekniklerine baktığımızda hayatıyla paralel olarak gittiğini görebilmekteyiz.

Modernizme dayalı sanat Türkiye’de kendini oluşturmaya devam ederken ressamlar ve resimler üzerindeki etkilerine baktığımızda kompozisyon üzerinde olumlu ya da olumsuz olarak sınıflandırabileceğimiz etkileri var mıydı? Sanatçılar geleneksel özellikleri de resimlerine dahil ederek farklı bir üslup çerçevesinde resimlerini yapmaya devam mı ettiler?

Bu soruların cevaplarını bize Selim Turan’ın resme bakışı üzerinden anlamlandırmaya cevap bulmaya çalışacağım.

Natürmort Resimleri

Natürmort hareket etmeyen nesneler, cansız varlıkların resmedilmesine denmektedir. Ortaçağ’dan günümüze kadarki süreçte ressamlar tarafından sıklıkla kullanılmış olan bu resim sanatı Ortaçağ’da ”din ” ”simgeleşmiş bazı nesneler” üzerinden  belli bir söylemi aktarılırken, Roma döneminde ön plana çıkarak kendini belli etmiştir. Osmanlı döneminde ise bu gelenek devam ederek Türk ressamlar tarafından günümüze değin varlığını korumuştur.

Selim Turan eşi Şahika Arutay Turan ile birlikte

Selim Turan’ın natürmort tablolarını incelediğimiz zaman, normal natürmort resimlerden farklı olarak kompozisyona çizginin de eklendiğini görüyoruz. Çizgiyi kullanmasını kendisinin Paris’te Türk süsleme sanatı ve hat dersleri almasını göz önünde bulundurarak değerlendirebiliriz. Aynı zamanda eşi Şahika Arutay Turan’da hat ve minyatür sanatçısı olduğu için karşılıklı etkileşimin izlerini de görmemiz mümkündür. Her ne kadar resme çizgi dahil olsa da resim kapalı bırakılmayıp anlaşılır- açık bir görünüme sahiptir.

Bu resimde ise kadın yüzünün yandan görünüşü stilize edilmiş ve yukarıdan aşağıya doğru inen uzun fırça darbelerini görünmektedir. Kadının saçları ve kıyafetinin detayları üzerinden fırça darbeleri kesilerek kompozisyonda bütünlük bozulmuştur. Arka planın karartılmasının sebebi ise figürü ön plana çıkartılmak için yapılmış olup kadının saçları ile adeta bütünleşmiş olduğunu görmekteyiz.

John Berger’in Görme Biçimleri adlı kitabında çıplak ve nü resimleri karşılaştırarak farklarını şu şekilde ortaya koymaktadır:

”Çıplak olmak insanın kendisi olmasıdır. Nü olmaksa başkalarına çıplak görünmektir; insanın kendisi olarak algılanmamasıdır. Çıplak vücudun nü olabilmesi için bir nesne olarak görülmesi gerekir. (vücudun nesne olarak görülmesi nesne olarak kullanılmasına yol açar.) Çıplaklık kendisini olduğu gibi ortaya koyar. Nü’lükse seyredilmek üzere ortaya konuştur.” 

Bu alıntıdan da hareketle nü resmin cinsellikle yahut çıplaklıkla ilgisi olmayıp aslında izleyici üzerinde yarattığı arzunun karşılığını verebilmesi ile alakalıdır. Bir mimik, bedende herhangi bir uzvun ön plana çıkartılması o tabloyu nü hale getirebilir.

Bu resminde de koyu renkler üzerine yoğunlaşan ressam, stilize edilmiş kadın figürü üzerinden ayrıntıya girmeden son derece yalın halde resmini noktalamıştır. Bu resme ilk bakışımızda dikkatimizi çeken kadının el jesti ve kıyafetinin üzerinden yavaşça ayrılma noktasıdır. Harekete vurgu yapmak için ortaya çıkarılmış kompozisyondur. Nü resim olma mevzusuna gelecek olursak kadının el jestine dikkat çekmek istiyorum. Nü resimlerde karşı tarafa iletilen mesaj odak noktasını oluştururken çıplak resimlerde bunu göremeyiz.

Resme ilk baktığımızda buğulu bir pencerenin yahut buzlu bir camın ardında yer aldığınızı düşünebilirsiniz. Bunun nedeni izleyiciye net olarak bir ışık kaynağı sunmaması kullandığı yoğun dokuyla beraber koyu renkleri tercih etmesidir. Resme biraz daha yaklaştığımızda ise kendi atölyesini resmettiğini anlayabiliriz. Natürmort resimlerinde gördüğümüz çizgi bu resminde de var olup hat sanatını çağrıştıracak şekilde stilize edilerek verilmiştir. Resmin solunda duran masa ve sağında yer alan pencere resmin diğer noktalarına nazaran lacivertin daha açık tonları ile boyanmıştır. Son dönem resimlerinde sarıyı çok fazla kullanacak olan ressamın bu resminde de sarı rengi tek bir noktada kullanması dikkat çekicidir.

20. yüzyılda modern sanat anlayışında ”harekete dayalı olarak oluşturulmuş formlar” sıklıkla yer almaktadır. Nasıl ortaya çıktığı konusuna gelecek olursak, geleneksel tavır içerisinde oluşturulmuş – akademinin kuralları reddeden insanın özgür olmak istemesinin ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Resimlerde özgürlük ifadesi olarak dans çeşitleri aydın insanın dinin emirlerine bir başkaldırı olarak kendi özgür iradesini sergilemesidir.

Üzerinde balerin ve baletin yer aldığı resmi incelediğimizde ‘hareket’ i öncelemiş olduğunu görmekteyiz. Ön planda balerin arkasında balet ve en sonunda kendi alanını yaratmış yapay ışık düzlemindeki form açığa çıkar. Resimde yer alan dengesizlik bir nevi dengenin işareti olup balerin balet olmadan o düzlemde tek başına dengeyi sağlayamayacağı için iki kişi adeta dengenin hikâyesini yeniden inşa etmiştir. Kullanılan renkler ise ressamın diğer resimlerine nazaran daha açık tonları tercih ettiğini görebilmekteyiz.

Resim tekniği ve tama açısından Degas’nın şu cümlesi modern sanatın resim anlayışına da gönderme yapmaktadır. Aynı zamanda Selim Turan’ın bu resmi Degas’nın balerin tablolarını da çağrıştırmaktadır.

“İnsanlar bana dans eden kızların ressamı diyor. Dansçılara olan büyük ilgimin, hareketi resmetmek ve güzel kıyafetleri boyamak olduğu hiç akıllarına gelmedi.”  -Edgar Degas 

Ressamın yaptığı birçok açık alan resminde ”sarı” rengin kullanımı neredeyse hiç değişmeyip resimle kontrast oluşturacak şekilde yer almaktadır. Onun resimlerinde izleyiciye bıraktığı boş alanlar bir nevi izleyicinin kendi hikayesini de kurgulamasına izin vermektedir.

Benim aralarından en çok hoşuma giden bu resmi ise yeni bir öykü yaratımı için idealdir.

Hadi yukarıdaki resme beraber bakalım. Ne görüyoruz ya da gözümüz ilk başta resmin hangi noktasına odaklanıyor. Önce orayı tespit edelim. Yolun ortasında çocuk ve babası diyebileceğimiz iki kişi duruyor. Çocuk bize resimlerde neşe- sevinç ifadesi olarak ortaya çıkması, gökyüzünün mavi şekilde resmedilişi- sarının bir umut ifadesi olarak açığa çıkmasına nazaran yan tarafta siyah ağaçlara (yangında yanmış) yer verilmiştir. Resimde renkler üzerinden kontrast bir algı söz konusudur. Peki, ressam neden yanmış ağaçlara yer verdi? Vermeseydi olmaz mıydı? Şimdi resme biraz daha yaklaşarak hikâyeyi açalım.

Resimden anladığımız kadarıyla dağ ve arazi şeklinde resmedilmiş yol bize köy yollarını anımsatmaktadır. Yanmış ağaçlar ise o dönem orman yangınlarından arta kalanlardır. Selim Turan 1941 yılında yurt gezileri kapsamında Muğla’ya tayini çıkar ve oradaki köylere gider. Köylerdeki halkı gözlemleyerek birçok resim yapar. Bu resmi de kendi gözlemlerinin bir yansıması olarak ele alabiliriz.

Tek bir cümleyle özetleyecek olsaydım: Çorak ağaçlar ölümü çağrıştırsa da arka taraftaki güneş ışığı umudun varlığından haberdar ediyordu biz izleyicileri…

Denizi resmettiği  tablolarında empresyonizmin izlerini görmek mümkündür. Denizin üzerinde leke şeklinde kendini belli eden bu şekiller tuvalin dokusuna da etki etmektedir. Arka planda güneş sarı ve kırmızıya doğru giden bir halde tam olarak zamanı belli etmeyecek şekilde konumlandırılmıştır. Resimde daha çok gri ve tonları hakim olup ileride yapacağı resimleri için bu renk skalası bize yön göstermektedir.


Ressamın Paris’e gitmesi üzerine resimlerinde soyuta giden bir gidişatta görülmektedir. 1940’lardan sonra tam anlamıyla soyut resme yönelmiştir. Resimlerinde bu süreçten sonra temsil yani duyusal gerçeklikten uzaklaşmış olup bir nevi anlatacağı şeyin en basit halini yansıtmaya başlamıştır. Soyut resimleriyle beraber devam eden hat sanatı ilk başta natürmort resimlerinde gördüğümüz Osmanlıca kelimelerden öteye giderek stilize edilmiş belli bir anlama tabi kalmaktan çıkmıştır. Bu yüzden soyut resimlerinde belli bir gerçekliğe ya da anlama varmak zorunda değiliz.

Son dönem ele aldığı resim ve heykellerinde Sarıkız Efsane’ sinden etkilenerek  resim ve heykel çalışmalarında efsanenin izlerini görmek mümkün olup bunu seri olacak şekilde devam ettirmiştir. Efsaneye göre Selim Turan Kaz Dağlarına gider ve orada Sarıkız Efsane’sini duyar.

Orada güzel bir kız yaşarmış. Uzun sarı saçları varmış ve tüm köy ona aşıkmış. Bir gün köy halkının ağzında kız hakkında kötü bir dedikodu tüm köye yayılmış. Babası kızının hakkında söylenenlere içerlemiş, kız ise evden ayrılıp dağın zirvesine çıkmış. Babası kızını öldürmek için peşinden gitmiş. Babası dağın zirvesine vardığında kızının kazları beslediğini, sessiz sakin bir hayat kurmuş olduğunu görmüş. Önce namazımı kılayım sonra öldüreyim demiş. Kızından abdest almak için su istemiş. Kız ibriğini denize doğru uzatmış ve ibriği su ile dolmuş. Babası kızının ermiş olduğuna inanmış ve bütün köy halkınca böyle bilinmiş.

 

Günümüzde ise her ağustos ayı o yörede keşkek pişirilir, şerbetler dağıtılırmış. Hikayeye baktığımızda ise kız üzerinden hem kötü hem de iyi (ermişlik) bir gönderme söz konusu olup ressamın resimlerinde gördüğümüz kontrast bu hikayede de görülmektedir. Selim Turan Sarıkız’ı resmederek bir nevi onun hakkındaki kötülemeleri silebilmek için karaktere iade-i itibar da yapmıştır.

Ressamın ölümünden önce yaptığı son heykel ise Sarıkız Heykel’idir. Bu heykel günümüzde Ankara Kurtuluş parkında yer almakta olup insan eli değdiğinde hareket etmektedir. Parkın ortasında 12 metrelik yüksek bir kaideye yerleştirilme sebebi ise Sarıkız’ın çıktığı dağa gönderme yapmak amacıyladır. Heykelin ince bakır plakalardan oluşması ve bilyeli kutu üzerine monte edilmesi ise rüzgarla birlikte değişik şekiller meydana getirmesi içindir.

Belki bir gün bu efsanesini okuyanlar, resim ve heykellerine dikkatli bir gözle bakanlarca değeri anlaşılır ve işte o zaman Sarıkız iade-i itibarını kazanmış olur.

KAYNAKÇA:

Merhabalar İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrenciyim, aynı zamanda Sanat Tarihi ve Tarih Öncesi Arkeolojisi bölümlerinde de çap ve yandal yapmaktayım. Sanat, edebiyat ve mimari alanlarda siz değerli okurlarımıza yeni fikirler aşılayabilmek , farklı bakış açıları kazandırabilmek amacıyla incelemeler kaleme alıyorum. İyi okumalar dilerim.

Bir Yorum Yazın