Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda Bilge Karasu

Türk edebiyatında öykü türüne yeni bir soluk getiren Bilge Karasu, 9 Ocak 1930’da dünyaya gelmiştir. İşlediği temalar genellikle ölüm, baskı, inanç çatışmaları, bireyin iç dünyasında hissettiği korkular ve tutkulardır. Eserleri arasında Kılavuz (1990), Troya’da Ölüm Vardı (1963), Göçmüş Kediler Bahçesi (1980), Kısmet Büfesi (1982) ve bu yazımızı şekillendiren öyküsü Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (1970) bulunmaktadır. Bilge Karasu tarihler bugünü gösterdiğinde, 13 Temmuz 1995’te hayatını kaybetmiştir. Ölüm yıldönümünde gelin bize bıraktığı ölümsüz eserlerinden biri olan Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı‘nı inceleyelim. 

“İnsanı, insana oyuncak olsun diye yaratmamış tanrı. Evet, ama ya şeytanın içimize saldığı gururla öyle düşünmek hoşumuza gidiyorsa”

“Andronikos için bir tek yol kalmıştı; kaçmak. Gitmek… Kendini de başkalarını da aldatmayacağı, aldatmak zorunda kalmayacağı bir yere kaçmak, bir yere gitmek. Öyle bir yer ki kendisinden yalnız inancını değiştirmesi değil, eski inancına göre hareket etmesi,
davranması da istenmesin. Öyle bir yer ki bugüne dek topluluk içinde Andronikos neyi simgelemişse, orada öyle bir şeye yer olmasın.”

Neden kaçıyordu Andronikos? Neden yaşadığı yerde inançlarıyla var olamıyordu? Var olduğu yerde niçin başkalarını aldatması gibi bir vaziyet söz konusuydu? Niçin simgelediği her şeyden kaçmak istiyordu…? Savunduğumuz inanç uğruna mahkûmiyeti göze alamıyorsak o inancı savunmuş olduğumuzu iddia edebilir miyiz? İnancı bir kıyafet gibi giyip çıkarabilir miyiz?

Hatırımızda Bilge Karasu, aldığı ödülleri ve Türkçeye katkılarıyla yer etmiş bir isimdir. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı isimli roman, 1971 Sait Faik Armağanı’na layık görülmüştür. Türk edebiyatının en özgün kalemlerinden biri olan Bilge Karasu, bu eserinde öyküleri, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ve Dutlar isimli iki ana başlık altında toplamıştır. İlk başlıkta Ada ve Tepe isimli birbirini tamamlar nitelikte iki öykünün yanı sıra diğer başlıkta da Dutlar isimli önceki öyküleri tamamlar nitelikte bir öykü bulunur. Ada ve Tepe öykülerinin birbiriyle ilintisi hemen sezilse de Dutlar öyküsünün ayrıksı duruşu, metni dikkatle okuduktan sonra ilk iki öyküye nazire niteliğinde olduğunu belirtmeliyiz.
Bilge Karasu, eserinin karmaşık ve kesintili anlatımına rağmen bir bütünlük içinde okuyucuya ‘baskı karşısında bireyin tavrı’nı vermeye çabalamıştır. Ada isimli ilk öyküde, kahramanımız Andronikos’un geçmişinden nasıl kaçtığına şahit oluyoruz.

Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınevi, 2019.

“Kaçmak gerekti. Kaçmak, uzaklaşmak, hayatı yeniden başlatmak için gerekli koşulları
bulacağı bir günü bekleyerek, umarak, kaçmak, uzaklaşmak…”

Andronikos, kiliseye dış müdahalelerin gerçekleştirildiğinin farkına vardığında esasında mukaddes saydığı ve kesinlikle sorgulamadığı ritüel, davranış ve alışkanlıklarını sorgulamaya karar verir. Sonrasında hepsini birer birer irdeler. Andronikos’un yaşamak istediği ada, dünyayı
dışarda bıraktığı, bütünden ayrıldığı, kendisiyle sınırladığı bir ada… Kaçışının bir serüven olmadığının idrakinde olan Andronikos, bir ada olmak istemişti; ölümün gölgesini taşıyan, ‘ölüme ıkınan’ bir ada. Andronikos, macera arayışında olan bir kimsenin yiğitliğini, yürekliliğini taşımıyordu. Çünkü ona göre “Birtakım işler, kimi zaman, yapılmamaları gereken yerlerde daha iyi yapılabilirdi.” Andronikos’un inancını sorgulaması ile Bilge Karasu’nun dili kusursuz kullanımının bir araya gelerek müthiş aforizmaları var etmeleri okuyucunun hem ruhunu hem de edebi zevkini fazlasıyla tatmin eder.

“Baş kaldırmak içinse, bir şeyi benimsemek, ciddiye almak, ona bağlanmak, o bağlılığın yükünü duymak gerekmez mi?”

“Düşüncesinin sınırlarını çizen, öteden beri çizmiş olan birtakım kavramlar var. Şimdi farkına varıyor.”

Bilge Karasu, kaleme aldığı bu öyküleriyle okuyucuya, bir kahramanın da çöküş yaşayabileceği gerçeğini gözler önüne sermek istemiştir. Çünkü kahramanımız Andronikos için “Yiğitlik, kahramanlık kendisinden uzak şeylerdi, kahramanlığın ötesinde bir yerdeydi.” Andronikos,
öncelikle baskıya karşı boyun eğmediği ve ona karşı gelmeye de cesareti olmadığı için adaya kaçmasına rağmen sonrasında ölümünü göze alarak, üzerindeki baskıya karşı dövüşmek için manastıra geri dönmüş olmasıyla bir kahramandı…

“Durması gerekiyor. Düşüncelerini değil, bu sürüklenişi durdurmalı.”

Tepe öyküsünde karakterimiz İoakim’le suskunluk ve kabulleniş içinde tanışırız. İoakim, var olan inancın değiştirilmesine ses çıkarmamış ve yeni inancı kabul ederek Andronikos ile hemfikir olmamıştır. Andronikos’un çektiği acılara sessiz kalmasıyla yıllardır kendi içinde verdiği vicdan savaşını okuyoruz İoakim’in.

“Ama bütün bir ömür bayram hazırlığıyla geçer de o bayram gelmezse?”

Ada ve Tepe öyküsünün anlamsal olarak uzağında görünen Dutlar öyküsünde ise kökeninde baskı ve zulüm olduğunu belirterek manastır kahramanlarımızın yaşadıklarına bir atıf yapılmıştır diyebiliriz. Ayda iki kez yaprak veren Dut ağacı gibi, inanç adı altında, yüzyıllar boyu bireyin mecburiyeti ve zulmü bu öyküde de kendine yer bulmuştur.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:
– KARASU, Bilge. (1971) Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı. İstanbul: Metis Yayıncılık.
– ÇETİNTAŞ, Tuğba. Bilge Karasu Hayatı ve Eserleri. Doktora Tezi, Celal Bayar Üniversitesi, 2018.
– KIRŞALLIOBA, Münevver. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda Olay Örgüsü. Yüksek Lisans Tezi, Bilkent Üniversitesi, 2004
-Bilge Karasu Kimdir?

Bir Yorum Yazın