Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul ve Şiir

Kelimeler vardır, her okunduğunda yeniden bestelenen, kelimeler vardır; çeşmelerden akan suyun gün ışığıyla o ilk buluşmasına, çinilerde hayat bulmuş kırmızı lalelerin selamına ortak olan, kelimeler vardır; mezarın yanında biten yaşanmışlıkları dillendiren, yeniden yaşatan, ölüleriyle yaşamaya devam eden… kelimeler vardır; insanı gerçek yaşamdan rüya alemine sürükleyen, umutla başlayıp acıyla biten, tedavisi olmayan ama yine de heybetiyle dimdik duran… kelimeler vardır; deniz, toprak kokan ama en çok da özlem tüten, sonbaharda dökülen yapraklar gibi günden güne kısalan, azalan… kelimeler vardır; karanlığın içindeki güzellikleri aşikar eden ve yine kelimeler vardır ki Boğaziçi’nin ışıklarıyla, İstanbul’un yedi tepesiyle şehri nakış nakış işleyen…

Yahya Kemal her kelimede yeniden doğan, yaşadığı her semtte, başka bir semtin özlemini çeken, aradaki mesafelere rağmen bu özlemi tatmanın verdiği mutlulukla şiirlerinde dahi hüznü güzelleştiren, çocuk yaşta hem annesini hem de doğduğu toprakları kaybetmenin acısıyla duygusallaşan ve şiirlerinin çoğunu annesine atfeden Cumhuriyet dönemi Türk şair, yazar, mütefekkir, diplomat ve siyasetçimizdir. İşte Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul ve şiir!

Üsküp’te bıraktığı çocukluk anılarının izlerini Açık Deniz şiirinde görmek mümkün olup şiiri için “Hayatımı anlattım.” demiştir. Onun bu şiiri bir nevi geride kalanların emaneti, hasret kalınan şehirlerin izdüşümü gibidir.

“Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.”

Üsküp’te geçirdiği çocukluk yıllarında dini ve milli eğitimini annesinden alması, annesinin onun üzerinde ne denli etkili olduğunun göstergesidir. Hatta annesi ve doğduğu şehir olan Üsküp için “Kaybolan Şehir” şiirini kaleme almıştır. Son beytinde bu özlemi şu şekilde anlatmıştır şair:

“Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.”

Onun şiirlerinde tüm duygular evrenseldir, kişiye değil, insanlığa aittir, hüzün duyuyorsa okuyucu da onunla birlikte bu duyguyu yaşamakta olup tek yönlü bir duygu akışı yoktur. İçten anlatımıyla insanlığın duygularını okuyucuya geçirmeyi başarmıştır.

Eserlerinde zaman olgusunu ele alırken Bergson’dan etkilenmiş olup, geçen zamanı şu şekilde açıklamaktadır:

“Zaman; mazi, hâl ve istikbal diye üçe taksim edilirse de bu çok itibari bir taksimdir. Sabit olan bir şey üçe taksim edilebilir lakin daima yürüyen bir şey taksim edilemez.”

Onun zamanı algılayışı aslında ne geçmişindeki anılardan ne o anda yaşadıklarından ne de gelecekte yaşayacaklarından bağımsız değildir, çünkü o Bergson’un zaman bölünemez, parçalanamaz, ideolojisine göre kendi geçmiş ve geleceğini bir çatı altında, eserlerinde toplamayı başarmış olup şiirlerinde eski ve modern anlatımı da iç içe vermiştir.

Tıpkı öğrencisi olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Ne İçindeyim Zamanın” şiirinin ilk dörtlüğünde anlattığı gibidir Yahya Kemal için de zaman:

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.”

Annesinin ölümünden sonra İstanbul’da teyzelerinin yanına giden Yahya Kemal, kuzenlerinin giyim kuşamının kendisinden çok farklı olduğunu gördüğünde kendini dışlanmış hisseder, onlar gibi entelektüel – alafranga biri olmak için dış görünüşünün değişmesinin yeterli olacağını düşünür. Her ne kadar onlar gibi giyinse de onlar gibi olamayacağını fark ettiğinde söylediği cümle aynen şu şekildedir:

“İstanbul’a Paris’ten gelmek varmış.” Sarıyer’de teyzesinin konağında dışlanan Yahya Kemal Paris’e gittiğinde de taşralı biri olarak görülecek ve yine kendini insanlardan soyutlayarak  “Ben Paris’e alafranga gittim, alaturka döndüm” diyecektir.

Konakta kaldığı süreçte konağa girip çıkanlardan biri de Serezli bir Jön Türk’tür ve Yahya Kemal onun sayesinde Paris’e merak duymaya başlar ve Paris’e kaçak yolla gider. Sorbonne Üniversite’sine girerek orada bulunan hocalarından Albert Sorel başta olmak üzere, Albert Vandal ve Louis Renon’dan Avrupa tarihinin geçmişini – ilk kaynaklarını öğrenerek kendi milli edebiyatımızın geçmişini, dilimizin kökenini, en önemlisi de “Biz Kimiz?” sorusuyla Türk milletinin tarihini aramaya koyulur. Bunu yaparken ise Türk milletini salt milli şuurla aramaya başlar.

Fransızların kendi dillerinin kökenine indiklerinde Latince’yi bulmaları üzerine, Yahya Kemal’de şiirlerinin özü olan divan şiirine ve oradan da Arapça ve Farsça dillerine yönelerek şiirin hasının bu kelimelerde saklı olduğunu düşünür.

Yahya Kemal için bu konu hakkında Dr. Nihat Reşat Belger şöyle söylemektedir:

“Almanlar, XIX. asrın başlangıcından sonra uyuşmuş Almanya’da nasıl Alman milletini buldularsa, Fransızlar müverrih Hippolyte Taine’in Fransa’nın origine’lerini aramak iddiasını öne sürdükten sonra nasıl Fransız milletini keşfettilerse, İtalyanlar Orta Çağ ve Renaissance tetkiklerinden nasıl İtalyan milletini çıkardılarsa, Yahya Kemal de aynile Malazgirt’ten sonra, önce Anadolu’ya yerleşen, sonra Rumeli’yi fetheden, daha sonra İstanbul’u alıp temeddünümüze bir merkez yapan Türklüğü arıyordu.”

Paris’te geçen dokuz senenin ardından 1912 yılında İstanbul’a gelen şair İstanbul’a duyduğu özlemi şu sözlerle açıklamaktadır:

“Gönlümü avutmak için surlarda, Eyüb’te, Edirnekapı ve Topkapı semtlerinde, Süleymaniye’de, Sarayiçi’nde, Anadolu ve Rumeli Hisarlarında, Kağıthane vadisinde tek başıma gezmeye gidiyorum. Bu gezintilerimden öğrendim ki Türk ruhu bizden ziyade topraklardadır. Evet, bu topraklardadır.”

Yahya Kemal İstanbul’un tarihi değerlerini, güzelliklerini anlatırken dahi Türk ruhunun anlaşılabilmesi için asıl bakılması gereken yerin vatan toprakları olduğunu söyler. Bununla birlikte Sanayi devriminden sonra ortaya çıkan fabrikalaşma, özellikle Haliç’in fabrikalaşmayla birlikte hem fiziksel hem de ruhsal olarak eski ruhunu kaybetmesine- doğayı, tarihi eserleri kötü şekilde etkileyecek her türlü imara da karşı çıkmıştır. O da tıpkı romantikler gibi tarihi eserlerin meteorolojik ve tarihi değerinin korunması gerektiğine, yıkılan her bir ağacın eski insanlarımızın ölümüne sebep olduğuna, gelecek nesillere kültürel izlerimizin aktarılabilmesi için koruma yoluna gidilmesi gerektiğini savunur. Hatta o dönem bunun tam tersini düşünen, çıkarları adına kült değerlerimizi yok eden kişilere de şu soruyu da yöneltir:

“Acaba bir kere gözleri önünde duran toprağa baktılar mı?”

Onun eserlerine konu olan coğrafya İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in İstanbul’u İslam’ın başkenti yaptıktan, sokaklarında ezan sesleri yankılanan, dini değere sahip şehrin sur içi semtleridir. Bunlar Boğaziçi, Üsküdar, Kanlıca, Kandilli, Eyüp, Sarıyer, İstinye, Göksu…

Kendisi o dönem Taksim’de oturduğu halde eserlerinin hiçbirine bu semti dahil etmemiş, Beyoğlu, Kadıköy, Taksim, Şişli… gibi semtleri Frenklerin kendi yoksulluk ve ihtişamlarını katarak, Paris’i birebir taklit ederek, dini değere sahip olmayıp Avrupai yaşam şartlarıyla harmanlanmış bir görünümü meydana getirdiklerini söyler.

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!

Görmedim, gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer.

Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

 

Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,

Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.

Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rüyada

Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.”

Bir Başka Tepeden şiiri, Yahya Kemal’in şiiri, estetik ve müzikalite ile buluşturmasının güzel bir örneğidir. İstanbul’un sadece sanatsal ve estetik taraflarını ele alan şair, semti her daim övülen bir pozisyonda sergilemiş, hayatına etki eden, Üsküp, Selanik, İstanbul ve Paris’in etkilerini, çocukluk anılarını, annesiyle geçirdiği vakitleri, Paris’in onun şiirlerinde yönlendirici olması ve sadece bunlar da değil, İstanbul’un tarihine ışık tutan her bir değeri ön plana çıkartarak şiirlerinde yer vermiştir.

Herkesin bildiği bir şarkı olup da adı gerçek adı ve şairi bilinmeyen “Rindlerin Akşamı” şiirinin söz yazarı Yahya Kemal olup, Münir Nurettin Selçuk tarafından bestelemesiyle “Dönülmez Akşamın Ufkundayız” şarkısı ortaya çıkmıştır.

“Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece.
Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül.”

Yahya Kemal “Edebiyata Dair” adlı kitabında, “Şiir Okumaya Dair” makalesinde halis bir şiirin gerçek anlamda müzikaliteye uyabileceği ve bestekarın şairi takip ederek şiirde ne ses eksilterek ne de ilave ederek düzenlememesi gerektiğini, falsolu okuduğunda ise , şiirin parçalanıp önce deruni ahenginin , ardından mısranın ve en son olarak şiirin ölümünün gerçekleşeceğini belirtir. Bu şiiri yazan da bestekar da ayrı bir sanat eseri ortaya çıkarmış olup,  bu şiiri okuduğumuzda yahut dinlediğimizde Yahya Kemal’in diğer şiirlerinden konu olarak farklı olup, kaybedilmiş değerleri geri getiremeyeceğinin farkında, bu hastalığın bir tedavisi olmadığını kabul edip sükûta ermiş bir kişi karşımıza çıkmaktadır.

Yahya Kemal, İstanbul’a geri dönme kararı aldığında, İstanbul’a bu haber o gelmeden önce ulaşmış orada ünü yayılmıştı. Üniversitesini yarıda bırakan Yahya Kemal asıl amacının diploma olmadığını belirterek, Yakup Kadri’nin ona evini açmasıyla İstanbul Üniversitesinde edebiyat ve medeniyet tarihi dersleri vermeye başlamıştır. Ve Tanpınar onu gördüğünde  “Nihayet hocamızı bulmuştuk.” demiştir.

EYLÜL SONU

Günler kısaldı… Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları. 

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…

İçtik bu nâdir içki’yi yıllarca kanmadık…
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ıztırâbı zor.

Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sâhile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.

Kaynakça:
Kitaplar:
  • Yahya Kemal Beyatlı, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2021
  • Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2018
  • Yahya Kemal Beyatlı, Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2021
Makaleler:
  • Belger, Nihat Reşat, (1950), “Paris’te Gördüğüm Yahya Kemal”, Aile Dergisi,
  • Gürsoy, Nurgül, Varlık Dergisi’nde Yahya Kemal Beyatlı, Kuram ve Uygulamada Sosyal Bilimler Dergisi, 2018, Sayı 2

Merhabalar İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrenciyim, aynı zamanda Sanat Tarihi ve Tarih Öncesi Arkeolojisi bölümlerinde de çap ve yandal yapmaktayım. Sanat, edebiyat ve mimari alanlarda siz değerli okurlarımıza yeni fikirler aşılayabilmek , farklı bakış açıları kazandırabilmek amacıyla incelemeler kaleme alıyorum. İyi okumalar dilerim.

Bir Yorum Yazın