Ütopya’nın Distopyası

Bir saniyeliğine dur ve etrafına bak. Çok uzağa gitmene gerek yok. Hemen önüne bile bakabilirsin. Bu yazıyı okuduğun dokunmatik bilgisayarın, kilometrelerce uzaktaki arkadaşın ile konuştuğun akıllı telefonun hatta nabzını ölçebilen bilekliğin. 17. ve 18. yüzyıllarda çamaşırını derede yıkayan bir kadının çamaşır makinesini ilk gördüğündeki düşüncelerini hayal edebiliyor musun? Ya da tarıma yeni başlamış bir çiftçinin tüm tarlayı yalnızca bir makinenin hasat ettiğini ve hatta tohum ektiğini gördüğündeki şaşkınlığı tahmin edebilir misin? Çamaşır yıkayan kadın da çiftçi de bu iki aletin bir mucize olduklarını düşünmeleri çok doğal. Hatta ikisinin de tam olarak ihtiyaçları şeyin bu olduğunu ve başka bir şeye gerek duymadıklarını duyar gibiyim sanki. Ve taa taa! Şu an durup baktığın yer bu iki ilkel insanın ütopyasından başka bir şey değil. Peki sana göre öyle mi? Sen bir ütopyayı yaşadığını düşünüyor musun? Hiç sanmam. Çünkü artık çamaşır yıkamaktan ya da bir tarlayı hasat etmekten çok daha başka büyük problemler var. Ve bir ütopyada problem diye bir şey söz konusu olamaz. Bunun nedenini anlamak için önce ütopya kelimesine ve çıkışına bir göz atalım.

Ütopya etimolojik olarak 1516’da Thomas More tarafından türetilmiştir. Yunanca “var olmayan yer” anlamına gelen “outopia” ve “iyi bir yer anlamına” gelen “eutopia” kelimelerin birleşiminden oluşmuştur. “Olmayan güzel yer” anlamına gelir. Ütopya mükemmeliyetçilik demek değildir, yazarın ideallerini yansıtır. Yazar, yaşadığı toplumdaki eksikleri bulup onları düzeltme peşindedir. Bu düzeltmeyi yaparken de kendine göre en iyi toplumu yaratmaya çalışır. Yani aslında bir nevi mükemmeliyete ulaşma çabasıdır ütopya. Ütopyalar gelişime ve değişime kapalıdır. Çünkü zaten hayal edilen tüm güzelliklere ve iyiliklere sahiptir artık. Umut ya da hayal edecek bir şey kalmamıştır. Ütopya’da koca bir durağanlık ve sıradanlık vardır.

Bu bağlamlarda Thomas More, Ütopyacılık yazarlarının ilk örneği sayılmaktadır. Fakat iş bu kadar basit değil aslında. Ütopya, kısa ve basit olarak hayal edilen şeydir aslında. Avcı toplayıcıların da piramitleri inşaa eden Mısırlıların da birer ütopyası vardı. Yani, ütopyacılık insanlık tarihi kadar eskidir. Bunu göz önüne aldığımızda da “ideal devlet” tasarımını yapan Platon’un “Devlet” kitabı ilk ütopik eserdir. Ütopyacılık için asıl önemi olan eser ise Francis Bacon’un “Yeni Atlantis” idir. Bu eserleri bir kenara bırakıp daha gerçekçi bir bakış açısıyla baktığımızda bile ütopyayı görebiliriz. Oldukça gerçekçi bir hareket olan Marksist harekette bile bir ütopya vardır. İşçi sınıfının var olan düzeni yıkıp yerine adil ve eşit bir düzen getirmesinin hayalini kurar.

Komünist ütopyaların yükselişiyle birlikte karşıt bir güç olarak nihayet distopya ortaya çıkar. Distopya ilk olarak John Stuart Mill tarafından 1868’de, kötü, normal olmayan, hastalıklı anlamlarında kullanılmıştır. Anti-ütopyanın karşılığı değildir. Distopyalar, ütopyaların birer eleştirisi olarak görülür. Yevgeni Zamyatin tarafından yazılan “Biz” romanı ilk modern örneklerdendir. Fakat ütopyada olduğu gibi distopyada da bunun öncesi olarak H.G. Wells’in “Zaman Makinesi” ve Jack London’ın “Demir Ökçe” kitapları ilk distopya kitaplarından sayılmaktadır. “Biz” kitabından esinlenilen Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” ve George Orwell’in “1984” kitapları distopya açısından en önemli eserler olarak anılmaktadır.

Aslında J. Stuart Mill’in kullandığı normal olmayan ifadesi distopya için biçilmiş bir kaftandır. Çünkü ütopyalar gerçeklikten ve insan doğasından tamamıyla uzaktır. Gerçeklik koca bir kusur yuvasıdır, tıpkı biz insanlar gibi. Kusur olmazsa hayal etme ve gelişme çabası da olmayacaktır. Ütopya bize bu kusursuzluğu sunmak ister. Yalnızca yeme-içme ve üreme gibi temel ihtiyaçları karşılayıp düşünme gibi hakiki insani duyguları hiçe saymamızı bekler. Distopya ise tam olarak buna bir eleştiridir. Ütopya bizden adeta bir makine olmamızı isterken distopya insan olmaya dönmemizi ister.

Bu bağlamlarda Claeys’in “Birinin ütopyası, bir diğerinin distopyasıdır.” sözü kulağa oldukça mantıklı geliyor. “1984” kitabından örnek verecek olursak, Parti devletin yönettiği toplumda Büyük Birader için bu toplum mükemmel bir ütopyadır. Herkes mutlu olmak ve liderlerini sevmek zorundadır. Herkes toplum için çalışır, bireysellik değil devlet önemlidir. Ne hoş bir birlik dünyası! Fakat özgürlüğünün olmadığını farkına varan Winston Smith için ise bu toplum karanlık ve kaçılması gereken bir distopyadır. Ütopya bize daima mutluluğu vermeye çalışırken distopya bize acı da olsa bir uyanışı vaat eder. Aslında burada bir döngü söz konusudur. Birilerinin ütopyası bizim için bir distopya olabilir. Ve biz bu distopyadan kendi ütopyamızı bulmak için kaçarız. Fakat bizim ütopyamız da bir başkası için pekâlâ bir distopya olabilir. Yani bu yüzden ben Claeys’nin yukarıdaki sözünü biraz daha genişletip “Ütopyalar distopyadır.” demek istiyorum.

Her insan kendi aklında olsa dahi “gerçek” bir ütopyaya sahiptir. Bu hayalinde yalnızca kendisi için ideal düzeni kurmuş ve dünyanın en mantıklı düzeni olduğuna kendini çoktan ikna etmiştir bile. Küçük bir toplulukda bile olsa kafasında derhâl kim kiminle, ne nerede gibi ufak ayrıntıları kendi düzenine yani ütopyasına göre tekrar şekillendirir. Peki bu kusursuz olan kusuru ne düzeltir? Her şeyi olanca yalınlığı ve gerçekliğiyle fark etmemizi yani uyanmamızı sağlayan yalnızlık düzeltebilir. Tuğrul Sultanzade’nin “Bireyler ütopyadır işte. Yalnızlık ise distopya.” sözü bunu ne de güzel özetliyor. Hayallerinizdeki ütopyada bir  mahkûm olmaktansa yalnızlığınızdaki distopyada bir savaşçı olun.

Kaynakça:

-Ütopya ve Distopya: Siyasetin Edebiyat Üzerindeki Etkisi – Onur Ağkaya

https://www.bilimkurgukulubu.com/edebiyat/edebiyat-uzerine/distopyanin-tarihi-edebiyatta-distopya/

-https://www.bilimkurgukulubu.com/genel/inceleme/hakikat-utopya-ve-insan/

Bir Yorum Yazın