Film İncelemesi: Kötü Kan – Mauvais Sang (1986)

Fransız yönetmen Leos Carax’ın 1986 yapımı ikinci uzun metrajlı filmi olan Kötü Kan (Mauvais Sang) filminden söz edeceğim. Başrollerinde Michel Piccoli’nin, Juliete Binoche’un ve Devis Lavant’ın yer almakta olduğu Kötü Kan, bir düş dünyası ile realitenin iç içe geçmişliği ile duygulanım yönünden baskın havasıyla aklımızda ve kalbimizde derin izler bırakıyor.

“Ona benimle gelecek misin, diye sordu. Kadınsa ne evet dedi ne de hayır. Bu onların ayrılma şekliydi.”

Bu replikle başlayan film devamında da görselite ve filmde verilen duygu yoğunluğu ile sunulmuş etkileyici edebî repliklerden oluşuyor. Sinemanın en temel ögelerinden biri olan hislerle yol alma/aldırma bu filmin başından sonuna genel teması aslında. Ne olduğunu, neler yaşandığını tam kavrayamadan hatta sahneler arasındaki bağlantıyı kurana kadar geçen bilişsel süreden daha hızlı şekilde duygu yoğunlukları arasında geziniyoruz.

Sinema içerisinde edebiyatın da ruhunu barındıran bu film gerek dizelerle gerek şiirsel konuşmalarla edebiyatın ince ruhunu da içinde barındırıyor. Tüm dünyayı etkisi altına almış bir virüsten bahsediliyor bu ütopik dünyada, virüsün yayılmasının koşulu ise duygusallıktan uzak ve umursamaz cinsel ilişki. Kendini kısaca Amerikalı olarak tanıtan bir kadın borçlarından dolayı her şeyi yapmaya razı duruma gelmiş Marc’ı hükümetin elindeki gizli bir serumu çalması için kiralar. Marc da geçmişte babasını tanıdığı Alex’i işe karıştırır. Sevgilisi Lise Alex’e tutku ile aşıktır fakat aralarında Alex’in sebep olduğu anlamlandırılmamış bir uzaklık da vardır. Kendisine yapılan teklifi kabul etmesi üzerine Lise’yi terk eder, davranışları aksine ruhunun daha farklı bir dili vardır ve şu sözleri söyler ardından:

“Küçük Lise’m artık uzaklara gidiyorum. Önce sahile gideceğim, sonra duruma göre bakacağım. Ufacık bir gelişme bütün hayatımı değiştirebiliyor işte. Tek bağın kopması bir anda bütün bağları koparabiliyor. Bir suç gibi, ben de katilim. Suçun işlendiği sahnede silahımı bıraktım ama sen geride bıraktığım izleri temizlemiş olmalısın. Karmaşık dünyada kendi masumiyetini koruyacağını biliyorum.”

Filmin genel havasına baktığımızda bu süreçler üzerinde durmak yahut açık ve net olay silsilelerini baskınca göstermek yerine melankolinin ve felsefi sorgulamaların filmin genel atmosferinde daha baskın olduğunu görüyoruz.

Bu kaotik dünya izleyicinin bilincinde hisler; zaman, mekân, diyaloglar ve belli başlı sahnelerle silinmez izler bırakıyor. Film boyunca birçok kişinin zorlayıcı karaktere sahip olduğunu görüyoruz, özel olduklarını da belirtmeyi görev bilirim. Özellikle Alex’in çocukluk çağından kalma acıları ile savaştığı büsbütün ortada ve en ufak detayda bir diyalogla yahut mimikle ele veriyor kendini. Bir annenin bebeğini çağırması esnasında bunu gören Alex kadına kollarını açarak koşuyor; film bir düş içerisinde çokça sahne barındırdığı için gerçekliği ayırt edemediğimiz bu sahne Alex’in en saf yanını örnekliyordu.

Kadınlar birbirinin farklı yaşlardaki temsilleri gibi oldukça benzer tutumlar içerisinde gösterilmiş. Sevdikleri erkeklere karşı aşırı bir bağlılık ve sevildiklerine karşı eminsizlik ızdırabı içerisindeler.

Kamera kullanım açısı, sesler, filmde baskın kullanılan renklerle Carax; filminin hislerimizde bıraktığı yoğunluğun kendine has imzasını atıyor. Özellikle Anna’nın ağladığı sahnelerde rengarenk peçetelerin kullanılması, kırmızı ve lacivert rengin hakim olması ve bu sahneleri yakın plan çekimde sergilemek yardımcı unsuların güçlü kullanıma örnek teşkil ediyor. Genelde karanlık atmosferde geçen bu filmde baskın birkaç rengin kullanılması hislerin izleyiciye daha kuvvetli geçmesine neden oluyor ayrıca Anna’nın mavi rengini üzerinde taşıması bu rengin de özgürlüğü temsilen kullanılması  filmin son sahnesi için ufak bir öngörüye fırsat veriyor belki de… Benim için en kıymetli sahne olan son sahneye… Anna ve Alex’in perdesizce hislerini ifade ettikleri bir sahnede süt içtiklerini görüyoruz; süt saflığın ve temizliğin sembolüdür, o sahnenin nahifliği oldukça güzel bir argümanla desteklenmiş.

Filmde dile gelmeyen birçok şey simgeleştirilerek gösteriliyor. Anna ve kendisinden oldukça büyük olan sevgilisi Marc yan yana gösterilmeden önce, canlı bir çiçek ve solmuş bir çiçeğin yan yana gösterimi ardından ikilinin görünmesi bu temsile bir örnek teşkil edebilir. Bunların hepsini topladığımızda bütünün ardına gizlenmiş detaylarla kuvvetlendirilmiş harika bir film izliyoruz. Eminim ki filmi bitirmenin ardından konu neydi sorusuna değinmeyecek direkt sizde bıraktığı hisleri yorumlamaya başlayacaksınız.

Ufak bir bilgi 🙂
Mirkelam’ın meşhur klip olarak bilinen her gece şarkısı da bu filmin büyüleyici son sahnesinden ilham alınmış.
Kaynak: 1

Sinema ile aramdaki ilişkiyi “ Jana sokhan az zabane ma migooi “ yani “ Canım, benim dilimden konuşuyorsun” sözüyle açıklıyorum. Dilini konuşmaya çalışan bir psikoloji öğrencisi.

Bir Yorum Yazın