Ünlü Kadın Ressamlardan En Meşhur 10 Otoportre

Modern zamanın bir trendi olarak bilinmesine rağmen selfie mantığı aslında otoportre formuyla yüzyıllardır mevcut. Kadın ressamların sanat tarihi boyunca otoportreler yapmak için ise birçok sebebi vardı. Otoportreler yalnızca ressamların kendilerini hayal ettikleri görünümü ortaya koymakla kalmadı, sosyal veya politik meseleleri ele almak için de kullanıldı. Yüzyıllar boyunca kadınlar sanat için modellik yaptılar. Daha sonrasında ise kadın sanatçılar meydan okuma, isyan ve kendilerini hakları olan sanatçılar olarak yansıtmak amacıyla otoportreleri kullandılar. Otoportre, gerçek bir feminizm hareketi ve kadın gücünün temsilidir.

Şimdi hep birlikte sanat tarihinin en ünlü 10 kadın otoportresini inceleyelim.

1. Frida Kahlo

Meksika’dan çıkmış en ünlü kadın sanatçı olan Kahlo’nun hayatı, sanatsal açıdan çığır açıcı olsa da sorunlarla doluydu. Frida Kahlo, bir otobüs kazasında hayatı değişecek şekilde yaralandı, birçok ilişki yaşadı ve birden fazla düşük yaptı. Sanat, onun için bu travmalarla baş edebilmenin yollarından biriydi. Kariyeri boyunca birçok otoportre yapmasına rağmen özellikle Sinekkuşu ve Diken Kolyeli Otoportre (1940) eseri, acı dolu hayatına sembolik göndermelerle doludur. Tabloda Kahlo yapraklarla dolu arka planın önünde seyirciye bakar. Dikenler boynunun etrafında bir kolye oluşturur, derisini deler ve kanatır. Genellikle özgürlükle ilişkilendirilen bir sinek kuşu, dikenli kolyeden sarkar. Kuşu siyah ve cansız olarak tasvir ederek kendi duygularını sembolize eder. Sağdaki kara kedi kötü şansı temsil ederken, Kahlo tarafından yaygın olarak kullanılan maymun korumayı temsil etmektedir. Sonuç olarak bu otoportre acı, kalp kırıklığı ve mücadele sembolleriyle doludur.

Frida Kahlo, Self-Portrait with Thorn Necklace and Hummingbird, 1940, Teksas, ABD. Wikipedia.

2. Sofonisba Anguissola

Rönesans’ın en ünlü kadın sanatçılarından Anguissola, portre konusunda bir öncüydü. Otoportre (1556) adlı eserinde kendini, Meryem Ana ve İsa’nın şefkat dolu bir anını resmederken tasvir eder. Sakin ve çekingen bir tavırla izleyiciye bakmaktadır. Her şeyden önce, kendisini ciddi ve vakur bir sanatçı olarak tanıtmak için bunu yapmıştır. Böylelikle kadın sanatçıların erkek meslektaşları kadar ciddiye alınmadığı bir çağda, başkalarının ona sanatı için değer verdiğinden emin olmak istemiştir. Bu nedenle odak noktası güzelliği değil, yaratıcılığı ve entelektüelliğidir. Meryem Ana ve Mesih’e yapılan göndermeler onun kendisini iffetli, erdemli bir kadın olarak tanımlama arzusunu temsil eder. Tüm bu unsurlar, Anguissola’nın zamanının önemli ve seçkin bir sanatçısı olarak tanınmasını sağlamıştır.

Sofonisba Anguissola, Self-Portrait, 1556, Lancut Museum, Lancut, Polonya. Wikimedia.

3. Artemisia Gentileschi

İtalyan Barok sanatçısı Artemisia Gentileschi tarafından yapılmış olan Resmin Alegorisi Olarak Otoportre (1638-39) tablosu, Gentileschi’nin kendini resmetmesini tasvir eder. Sanatçının bu otoportreyi, I. Charles tarafından 1683’te Londra’ya davet edildiğinde yaptığı düşünülür. Tabloda Artemisia Gentileschi bir elinde fırça, diğerinde boya paleti tutmaktadır. Cesur bir ifadeyle kendini kişileştirdiği tablosu, feminist vurgularla doludur.

Gentileschi, gençliğinde büyük sıkıntılar yaşadı. Çalıştığı atölyedeki yaşlı bir adamın kendisine tecavüz etmesi, onda büyük yaralar bıraktı. Bundan dolayı feminist temalar eserlerinde öne çıkmaktadır. Barok döneminde tablolarda kadınlar genellikle müstehcen şekilde tasvir edilirdi. Gentileschi ise tablolarında kadınları aşağılamaktan ziyade güçlendirecek şekilde tasvir etmiştir.

Artemisia Gentileschi, Self-Portrait as the Allegory of Painting, 1638-39, Saray Koleksiyonu, Londra, Birleşik Krallık

4. Remedios Varo Uranga

İspanyol sürrealist sanatçı Remedios Varo Uranga, İspanya’da doğdu. Daha sonrasında Meksika’ya taşındı ve burada Meksika sanatçı topluluğunun önemli bir üyesi olarak Frida Kahlo ve Leonora Carrington gibi isimlerle arkadaş oldu. Ressamın eserleri tek boynuzlu atlar ve cadılar gibi ruhani ve fantastik yaratıklarla bezelidir. Tablolarında hayran olduğu Hiëronymus Bosch’un etkileri görülür. Örneğin, Unicornla Otoportre (tarih bilinmiyor) eseri, ressamın gerçek varlıkları hayali olanlarla dengeleme yeteneğini gösterir. Arka plandaki sıcak kırmızılar ve turuncular karşısında kendisinin ve tek boynuzlu atın beyazlığı ve maviliği öne çıkmaktadır. İzleyicilerin kendi psikolojileri, bedenleri ve güçleri hakkındaki algılarını zorlamaları amacıyla bu zıtlığı yaratmıştır.

Remedios Varo Uranga, Self-portrait with Unicorn

5. Lois Mailou Jones

Boston, Massachusetts’te doğan Jones, sanat kariyerine tekstil tasarımcılığı ile başladı. ABD’den ayrıldıktan sonra gittiği Paris’te 1930 ve 40’lı yıllarda Afrikalı bir göçmen olarak yaşarken sanatıyla ün kazandı ve döneminin en önemli figürlerden biri oldu. Resimlerinde Afrika ve Karayipler’den ilham aldı. Canlı renkler ve ritmik formlar stilini büyük ölçüde etkiledi. Ne var ki 65 yaşında kadar kadar Afrika’ya hiç gitmedi. Buna rağmen resimleri 30 yıl öncesinde bile Afrika esintileriyle doluydu. Jones’un çalışmaları genellikle kendisinden izler taşır. Bu, kimliğini geleneksel Afrika kültürleriyle ilişkilendirdiği Otoportre eserinde (1940) görülebilir. Örneğin bu otoportrenin arka planındaki yontulmuş figürler, onun Afrika’daki köklerini simgelemektedir.

Lois Mailou Jones, Self-Portrait, 1940, Smithsonian American Art Museum, Washington DC, ABD

6. Elisabeth Louise Vigée Le Brun

Önde gelen bir portre ressamı olan Le Brun, modellerini gurur okşayıcı ve zarif bir tarzda resmetmesiyle tanınırdı. Sonuç olarak, çoğu kişi tarafından zamanının en zarif portrecilerinden biri olarak görülüyordu. Babasından biraz eğitim aldıktan sonra çok az kadının kabul edildiği bir zamanda Académie de St Luc’a girdi. 20 yaşına geldiğinde kraliyet ressamı olarak saraya kabul edildi. Daha sonrasında 30 portresini çizdiği Kraliçe Marie-Antoinette, Le Brun’a patronluk taslamaya başladı. Ünlü ressam başkalarının zarafetini resmetmekle başladığı kariyerine kendini resmederek devam etti. Le Brun’u Otoportre (1790) adlı tablosunda elinde bir paletle bir tuvalin önünde görürüz. Kraliçe’nin bir portresi üzerinde çalışan ressam zarif, siyah bir ipek elbise giyer. Buradaki amacı, Fransız kraliyet ailesinin ressamlığı ile kazandığı güç ve prestiji gözler önüne sermektir.

Élisabeth Louise Vigée-LeBrun, Self-Portrait, 1790, Galleria degli Uffizi, Floransa, Italya

7. Tamara de Lempicka

Polonyalı sanatçı Lempicka’nın resim tekniği, Neo-Kübizm, Fütürizm ve Art Deco akımlarının avangart versiyonlarından izler taşır. 1929’da bir Alman moda dergisi olan “Die Dame”, ressamı ön kapak için bir otoportre yapması üzere görevlendirdi. Sayının teması kadın bağımsızlığının kutlanmasıydı. Sonuç olarak sanat tarihinin en ünlü kadın otoportrelerinden biri olan Yeşil Bugatti’de Otoportre (1929) ortaya çıktı. Portrede Lempicka, bir Bugatti yarış arabasının sürücü koltuğunda oturmaktadır. Deri bir kask ve eldiven ile gri bir şal takmaktadır. Ressam bu eserde güzelliğin, bağımsızlığın, zenginliğin ve erişilemezliğin bir temsilidir. Tablo da Art Deco portreciliğin en bilinen örneklerinden biridir.

Self-Portrait in the Green Bugatti, 1929.

8. Marie-Gabrielle Capet

Fransız neoklasik sanatçı Capet, 18. yüzyıl portre resimleriyle tanınır. O dönem Fransa’da kadınlar, toplumda yavaş yavaş başka konumlarda yer alabilmeye başlamışlardı. Sanatın kapıları kadınlara profesyonel anlamda yeni yeni açılıyordu ve Capet, bu yeni gelişen alana damgasını vurdu. Otoportre (1783) eserinde ressamı şövale önünde, elinde tebeşirle bize bakarken görürüz. Kurdeleli mavi saten elbisesi, zamanın Rokoko tarzının zarifliğini yansıtır. Gençliğini ve duygusallığını güzel bir şekilde vurgulayan sade bir yüz ifadesi vardır. Tablo, her şeyden önce kadın sanatçıların tırmanışını temsil etmektedir. Fransız Devrimi ufukta görünmekte, geleneksel toplumsal uygulamalar tarihin tozlu sayfalarına gömülmek üzeredir. Değişim gelmekte ve Capet gibi kadınlar yükselişi beklemektedir.

Marie-Gabrielle Capet, Self-Portrait, 1783, National Museum of Western Art, Tokyo, Japonya.

9. Angelica Kauffman

İsviçreli bir Neoklasik portreci, manzara ve dekorasyon ressamı olan Kauffman zengin, bağımsız ve son derece yetenekli bir kadındı. 1768’de Londra’daki Kraliyet Akademisi’nin iki kadın kurucu üyesinden biriydi. Otoportre (1770-75) eserinde ressam, elinde bir portföy ve kalem ile görülür. Amatör bir ressam olduğunun altını çizmek için klasik bir elbise giymektedir. Bunun temel nedeni, hanımefendilik statüsünü korumak ve dedikodudan kaçınmaktır. Ressam, moda ve toplumdan uzaklaşmak için kendini bu şekilde resmetmiş, kadın kimliğinden önce sanatçı kimliğiyle ön plana çıkmak istemiştir.

Angelica Kauffman, Self-Portrait, 1770–75, National Portrait Gallery, Londra, Birleşik Krallık

10. Amrita Sher-Gil

Modern Hint sanatının öncülerinden olan Sher-Gil, genellikle Hindistan’ın Frida Kahlo’su olarak anılır. Özellikle geleneksel ve Batılı sanat formlarını harmanlama konusunda yetenekli olan sanatçı, kadın formunu başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Paul Gauguin’in Tahiti kadınlarını resmettiği eserlerden etkilenmiştir. 1920’lerin Paris’inde “egzotik” bir kadın olarak (yarı Macar yarı Sih) Gauguin’in tablolarıyla yüzleşmeye karar vermiş ve Tahiti Otoportresi (1934) tablosunu yapmıştır. Ressam burada Gauguin’in idealize edilmiş çıplaklarına meydan okur. Bu nedenle, bir meydan okuma eylemi olan eserinde izleyiciyle yüzleşmez ve onların bakışlarını tanımaz.

Amrita Sher-Gil, Self-Portrait as a Tahitian, 1934, Kiran Nadar Museum of Art, Yeni Delhi, Hindistan

 

KAYNAK: https://www.dailyartmagazine.com/female-artist-self-portraits/

Merhabalar. İsmim Betül. Marmara Üniversitesi İngilizce Mütercim Tercümanlık öğrencisiyim. Kitapları, plakları, siyah beyaz filmleri ve kırmızı elektro gitarları severim. Çevirilerimi beğenmeniz dileğiyle

Bir Yorum Yazın