Fleabag Dizisini Neden Bu Kadar Seviyoruz?

Çok geç kalınmış bir Fleabag incelemesi ile karşınızdayız. Dizinin yaratıcısı ve başrol oyuncusu olan yetenekli Phoebe Waller-Bridge, bizi 2016’da, aynı isimli tek kişilik tiyatro oyunundan uyarlanan Fleabag ile buluşturdu. Oyunun bittiği yerde ilk sezon da bitti. Waller-Bridge’in de ikinci sezonu yapmayı karakterin gidişatına uygun bulmamasıyla 2019’a kadar yeni bir sezon gelmedi. Waller-Bridge’in ikinci sezona başlaması için doğru hikâyeyi bulması gerekiyordu.

İşte o doğru hikâyeyi buldu; dizinin ikinci sezonu 2019’da seyircileri ile buluştu. İlk sezonu ne kadar sevildiyse de seyirciyi kendine bağlayan şey ikinci sezonun o “doğru hikâyesi” oldu. 

“Fleabag” kelimesinin de arkasında bir hikâyesi var. Fleabag, Phoebe Waller-Bridge’in ailesinin ona taktığı bir isimdir. Sözlük anlamı “adi, aşağılık, küçük otel, pislik”tir.

Bu diziyle aşk yaşıyoruz -ve bu sadece Hot Priest (Ateşli Rahip) yüzünden değil!

Bu iki kısa sezon içinde, Fleabag’in dehşet veren kötü üvey annesiyle girdiği savaşa, en yakın arkadaşını kaybetmenin verdiği acıyla uğraşına ve hatta rahipler sınıfının ateşli bir üyesiyle yakınlaşmasına tanıklık ediyoruz.

Dizinin hayranları bu ihtişamlı ikinci sezon için çok uzun ve işkenceli bir bekleyiş içine girmiş olsalar bile, bir eğlence sitesi olan Vulture’ın ‘’mükemmel’’ olarak bahsetmesiyle, sezon için eleştiriler gayet pozitif yönde oldu.

Killing Eve dizisiyle BAFTA Ödülleri’nden başarıyla dönen, dizinin yazarı Phoebe Waller-Bridge’in gelecek James Bond filmi senaristleri arasında olduğu haberi hepimizi sevindirdi. Johanna Harwood isminden sonra Bond filmleri tarihinde ikinci kadın senarist olarak ekibe katılan Phoebe Waller-Bridge’nin bildiğimiz ünlü mizah anlayışını ve ince zekâsını, No Time to Die filminde de göreceğimizi umuyoruz.

Buradan itibaren bu yazı, birinci ve ikinci sezonlar için spoiler içermektedir. Henüz izlemediyseniz bir koşu izleyip yazıya öyle devam edin.

  1. Hot Priest (Ateşli Rahip)

Fleabag’in ikinci sezonu için en büyük değişimlerden biri, İrlandalı oyuncu Andrew Scott’ın katılması oldu. BBC yapımı Sherlock dizisinden de tanıdığımız 44 yaşındaki aktörün hayranlarının karakterden ne kadar etkilendiğini sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlarda açıkça görebiliyoruz.

Andrew Scott’ın bir internet haber ve medya sitesi olan The Guardian ile yaptığı röportaj sırasında kurduğu ‘’Bu rol benim için bulunmaz bir nimet, oynamaya hiç fırsatımın olmadığı bir karakterdi ve seks de hayatımın çok önemli bir parçası. Her zaman tam olarak aradığım buydu.’’ cümleleriyle projenin ne kadar içine sindiğini anlamış oluyoruz.

Peki Rahip karakterinin Andrew Scott için yazıldığını biliyor muydunuz? Phoebe Waller-Bridge’in söylediğine göre 2. sezonun fikir aşamasında rahip karakteri için Andrew Scott’ı düşünmüş. Hatta rahip karakteri Andrew Scott için yazılmış dersek daha doğru olur. Scott, bu rolü kabul etmeseydi belki de 2. sezon çekilmeyecekti.

  1. İki kardeş arasındaki çalkantılı ilişki

Fleabag dizisi, kendimizle ilişkilendirebileceğimiz sayısız zorluğun dışında, en çok ilişkilerin, aşkın, seks ve arzunun getirdiği sıkıntıları ele alıyor. Buna karşın, Fleabag ve kardeşi -Sian Clifford’un hayat verdiği- Claire’in ilişkisi, dizi içindeki en önemli ilişkilerden biri oldu. Dizinin hayranlarının da iki kardeş arasındaki bu zorlu ama bozulmaz bağı hemen fark ettiklerini söyleyebiliriz.

  1. Martin karakteri dizinin en kötüsü

Fleabag, gözümüzde hiçbir zaman izlemesi rahatlatıcı bir dizi olmadı. Dizi, Martin isimli karakteriyle insanlığın olabilecek en kötü halini mükemmel şekilde gözler önüne seriyor. Amerikalı aktör Brett Gelman ile hayat bulan Martin, yüzüne yediği hak edilmiş bir yumruk ya da eşinin arkasından Fleabag ile birlikte olmaya çalışmasıyla her zaman en kötü olmayı başarabilen bir karakter oluyor.

  1. Olivia Colman’dan birer klasik haline gelen cümleler

Oscar ödüllü Olivia Colman, dizide klasik hâline gelen esprili cümleleriyle sahne ışıklarını bir şekilde üstüne almayı başarıyor. İlk bölümden itibaren hayranların onun pasif-agresif ve kötülükle dolu olan üvey anne karakterini çok sevdiğini söyleyebiliriz. Şöyle bir düşününce, nasıl bir ‘’arkadaş’’ birinin annesinin anma yemeğinde: ‘’Çok, çok üzücü bir gün… Ben şampanyayı getireyim.’’ gibi bir cümle kullanır ki?

  1. Dizide bizim de yerimiz var

Her ne kadar güzel, hazırcevap biri olsa ve lüks bir aileden gelse de, Fleabag’in başına gelen olaylarda onun endişeleri sanki bizimmiş gibi hissedebiliyoruz. Onun başının dertte olması, hatalar yapması ve en az bizim kadar kusurlarının olması, kameraya dikkatle bakarak yaptığı eleştiriler ya da kendi kendine konuşmasıyla izleyici ile arasında bir bağ oluşturmasını sağlıyor. Hayranların da bundan keyif aldıklarını görebiliyoruz.

Karakterin, izleyici ile iletişime geçmesine genellikle 4. duvarın yıkılması deniyor. Bu durum, tiyatroda oyuncunun seyirciye dönmesi veya onlara hitap etmesiyle olurken sinemada oyuncunun kameraya bakış atması veya yaşadıklarının bir dizi/film içinde olduğunu bildiğini belirtmesiyle olur. İşte o anlarda, artık kurgu ve gerçeklik bir noktada bağlanır ve aralarındaki duvar yıkılır.

Dizide ise bu duvarın yıkılması genellikle Fleabag’in dışlandığında, hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda veya o andan uzaklaşmak istediğinde gerçekleşmektedir. Bu duvarın yıkılışını fark eden tek kişinin Papaz olması ise bizi diziye bağlayan unsurlardan biridir.

  1. Heykel

Dizinin akılda kalan simgelerinden biri de Fleabag’in ilk sezonda üvey annesinden aşırdığı, kafası olmayan minik bir heykel olmuştu. Bu altın heykel, Fleabag sonunda babası ve üvey annesinin düğün hediyesi olarak iade etmeye karar verene kadar, senenin iş kadını ödülü olmasıyla bile işe yaramıştı.

Daha sonra aslında annesinden örnek alınarak yapıldığını öğrendiğinde Fleabag, tabii ki tam bir kural bozan olarak, heykeli son kez geri çalmıştı. Daha azını bekleyemezdik, Fleabag, bizim için gerçekten türünün tek örneğisin!

Kaynak: 1 – 2 – 3

Bir Yorum Yazın